Kanlı Sırttaki Mitralyöz

KANLI SIRTTAKİ MİTRALYÖZ…

Ovaya doğru bakıyordu Mustafa. Seferberlik ilan edilmiş ve eli silah tutan ne kadar adam varsa toplansın diye emir çıkmıştı büyük yerden. Padişahın fermanıydı. Vatan müdafaası için orduya asker lazımdı. Gök ekini biçer gibi biçilecek, vatan için kanını dökecek, müdafaa edecek, anasının, babasının, kardeşinin, bacısının namusuna bekçilik edecek yiğit yürekliler lazımdı.

DünYemende, Sina’da, Trablus’da, Filistin’de, Mekke’de, Medinede’de ingilize karşı nasıl durulduysa, bugün Çanakkale’de yine öyle ingilize karşı durulacaktı. Sade İngiliz karşımı. Hiç de değil. Yanında getirdiği her milletten insana karşı.

kanlisirtMustafa önündeki belirsizliği düşündükçe içine çöreklenen sıkıntıdan kurtulmak için köyün dışına çıkmış, her zaman oturduğu yaban armudu ağacının altına oturup sırtını vererek önündeki uçsuz bucaksız uzanan ovayı seyretmeye başlamıştı.

Çocukluğunda buralara koyun otlatmaya gelir ve bu güzelliği doya doya seyreder, hatta hep bu ağacın altına oturur ve anasının hazırladığı çıkını burada açar, azığını burada yerdi. O günler geldi aklına. Derin derin iç geçirdi. Yarın gidiyordu ve belki de bir daha dönemeyecekti bu ağacın altına. Belki de hemen ilerde, kendince küçük ama Mustafa göre koskoca bir akarsudan farkı olmayan ince dereden su içemeyecekti. Kar kokan, dağ kekiği çavan suyu avuçlayamayacaktı belki de.

Yarın cepheye gidiyordu. Vedalaşacaktı köydekilerle Annesiyle, babasıyla, kardeşleriyle. Köylüsüyle vedalaşacaktı. Gözleri doldu. Korkuyormuydu? Hayır. Ölümden korkusu yoktu hiç. Köyün hocasının anlattığı dersler aklına geldi. Kur’an-ı Kerimi öğrenmeye gittiklerinde, çocuktular o zaman daha. Yeni yetme çağlarına geçmemişlerdi bile. Ama dikkatle dinlerlerdi hocayı. Güzel anlatırdı çünkü. Şehidliği anlatmıştı o vakit. Şehid olmanın faziletini, güzelliğini, farklılığını. O yüzden ölümden hiç korkmamış, hep şehid olmak istemişti.

İşte fırsat dedi kendi kendine. Hadi bakalım belki de şehid olmaya gidiyorsun Mustafa. Kafası karmakarışıktı. Kalktı oturduğu yerden. Sabah namazı ile kafile hareket edecekti köyden. Önce kasabaya, sonra trenle İstanbula, ordan sonrası Allah kerim.

Bu düşünceler içinde köye doğru yürüdü. Bildiği tek şey ne olacağını bilmediği idi. Ellerini cebine soktu, gülümsedi kendi kendine. “Boşver be mıstalli. Allah kerim” diye teselli verdi sanki kendisine içinden bir ses ve öylece yürüdü girdi köye, hacelilerin çoban köpeği havlayamaya başlamıştı mustafayı görünce…

Ertesi gün sabah namazından sonra kafileyle yola çıkmadan önce bütün köylü toplanmıştı. Mezarlığın önüyle, caminin arasında kalan yolda askere gidecek delikanlıları uğurluyorlardı. Analar gözlerini başlarından sarkıttıkları çevrelerine siliyor, babalar ağlamamak için kendilerini zor tutuyorlardı. Yavuklusu olanların gönülleri bunluydu. Kalabalığın arasında sevdiğini göremeyince canı sıkılanlar oflayıp pufluyorlardı. Nihayet vedalaşma bitti. Köyün hocası Sarımeşe hocanın dualaması ile yola koyuldular. Onbeş kişiydiler. Başlarında iki candarma, ellerinde azık torbaları, uzun ve bilinmez bir yola doğru yürüyüşe geçtiler.

***    ****    ****

Gecenin ayazında siperin içinde yaktığı sigarasından derin bir nefes çekti Mustafa tüm bunları düşünürken. Ne kadar olmuştu hatırlamıyordu. Cepheye gelir gelmez hemen talime almışlardı. Mustafa iri kıyım yapısı ve keskin nişancılığı ile göz doldurmuştu. Attığını vuruyor, vurduğundan hayır gelmiyordu sanki. İki ay sonra Çanakkaleye gelmişlerdi. Cepheye. Savaşa.

Ve savaş. İnsanların canlarının bir hiç kıymetine indiği ve hayatta kalmak için tek şartın öldürmek olduğu keşmekeş. Kıyamet provası. Nasılda insanın içindeki o canavar ortaya çıkıyordu öyle. Nasılda hiç görülmedik yüzü, hiç bilinmedik hali, o güne kadar hiç duyulmadık sesi canhıraş bir feryatla boğazından çıkıyveriyordu.

Öldürüyor, süngülüyor, kurşunluyor bir daha öldürüyor, bir daha süngülüyor, bir daha kurşunluyordu. Sonra oturup düşünüyordu. “Ben ne yaptım diye?” İçinden bir ses “Yaşamak için öldürdün” diyordu. “Sen onu öldürmese idin, o seni öldürecekti” Sonra duruluyordu gece olunca bütün sesler. Kainat büyük bir sessizliğe bürünüyordu. Gecenin en sevdiği tarafı da buydu Mustafanın sessizlik. Kendini dinlediği anlar, kendiyle başbaşa kaldığı, Feridesiyle kavuştuğu, hayalinde konuştuğu anlar. O vakit içindeki o canavara sesleniyordu. Ne oldu da bu kadar canileştin diye. Sessiz sedasız, siperin en karanlık yerine çekiliyor, dizlerini karnına çekiyor, kollarını birbirine kenetleyip tüfeğine sarılıyor ve beynini çatlatırcasına düşünüyordu.

Korkuyor muydu? Hayır. Defalarca sormuştu bu soruyu kendine. Hayır korkmuyordu. Ama içinde bir yerler acıyordu. Süngülediği, mermilediği, dahası öldürdüğü her düşmandan sonra bu acı bir kat daha artıyordu içinde.

Hele kanlı sırta geldiklerinden beri, bu mevziye mıhlandıklarından beri bir ayrı dert, daha yoğun bir sıkıntı basıvermişti yüreğini.

Kanlısırt. Arıburnuna yakın derince bir vadi. Çıkarma günü Anzakların iki bölüğü saldırmıştı bütün güçleriyle. Arkalarından takviyeleri geliyordu. Sapır sapır dökülüyorlar, ama yerleri hemen dolduruluyordu. Ne bitmez askeri vardı bu anzakların. Ölenler yeniden mi diriliyordu sanki.

27. alayın iki tabuku sabahın sekizinde kurşun sıkmaya başlamışlardı çıkarma günü. İkindi sonuna kadar bir onlar ilerlemiş, bir bizimkiler. Nihayet dayanamamışlar ve çekilmek zorunda kalmışlardı. Sabah ele geçirdikleri mevziyi Yarbaş Mehmet Şefik beyin emriyle öğleden sonra tekrar Türklere bırakıp kaçmışlardı.

Kaçmasına kaçmışlardı ya hem kendilerinden hem Türklerden sayısız ceset kalmıştı geriye. Toprak kızıla bürünmüş, kandan çamur haline gelmişti. Mevzinin önünde ölülerini ve yaralılarını arayan her iki tarafın sıhhiye erleri, yürümek için toprak yerine ölülerin üstüne basmak zorunda kalıyorlardı.

Nihayet siper savaşı başlamıştı. Mustafanın birliği de Kanlı sırtta düşman mevzilerine en yakın yerde konuşlanmış, siperlere gömülmüş öylece bekliyorlardı.

Zaman durmuştu sanki Mustafa için. Ne vakit tahayyülü kalmış, ne de zamanı ölçme isteği. Hangi senenin, hangi ayının hangi gününde, hangi saatteyiz diye bir kaygısı kalmamıştı. Hem mustafanın kalmamıştı, hem de diğer askerlerin.

Varsa yoksa kurşun sesleri. Varsa yoksa canhıraş feryatlar. Birde şu tepelerine tepelerine inan top mermileri yokmu. En kötüsü de oydu. Kulakları sağır eden gümbürtülerle geliyordu üstlerine. Hem ne geliş.

Önce ıslığı geliyordu. İnceden inceye. Sanki ben geliyorum savulun der gibi. Sonra da kendisi düşüyordu hedeflenen yere. Düşmekle kalmıyor, bir de patlayıp parçalara ayrılıyordu meret. Şarapnel demişlerdi eğitimde. En çok kaçmanız, kendinizi korumanız gereken şarapnel. Hayta saplandığı yerden çıkmaz, canınızı alır sonra kendini bırakır diye tarif etmişlerdi. O yüzden top mermilerine derman yetmiyordu.

Düşman saldırmadan önce saatlerce top mermisiyle dövmüştü Kanlı sırttaki Türk mevzilerini. Allah’tan ya topu atan acemi nişan almasını bilmiyordu, yada hakikatan Cenab-ı Hakk’ın Nusreti askerin üzerineydi. Bir türlü tutturamamışlardı mevziyi. Onca saat dum dum atmışlardı topu ama bir iki tanesi dışında hiç biri yanlarına bile düşmemişti. Düşenlerde iki tane saka merkebiyle bir çadırı yıkmış, Alacalı Bünyamın onbaşıyı azıcık korkutmuştu o kadar.

Top mermilerinden korkmuyorlardı. Amma ille şu mitralyözler yokmu. Ekin biçer gibi sesini duyduğun zaman mutlaka seni yarı belinden, dizinden, kolundan, bacağından biçmeye hazır biçer gibi çalışırdı.

Taka taka taka tar tar tar…. Arka arkaya gönderdiği mermiler mutlaka hedefine ulaşır ve biçmek istediğini biçerdi. Gavur nasılda bulmuştu yerini. Tamda Mustafaların mevzilendiği siperin karşısındaydı. Kim başını kaldırsa hiç acımıyor anında indiriyordu yere.

Uyumuyormuydu başındaki soyka. Hiçmi yorulmazdı bu. Günlerdir bir adım kıpırdayamamışlardı. Mevzinin içinde iki büklüm yürüyorlardı. Süngünün ucunu görse basıyordu tetiğe. Kaç tane arkadaşları tedbirsizlikleri yüzünden kafalarından vurulmuş şehid olmuştu.

Kanlı sırttaki mitralyöz, Türk mevzileri arasında nam salmış, hele de Mustafanın bulunudğu mevziye gelecek olanlar iki büklüm yürümeyi adet haline getirmişlerdi. Saka iki büklüm geliyor, yemekçi iki büklüm geliyor, posta tatarı iki büklüm geliyar, komutan iki büklüm geliyordu. Mevzi adam boyu olmasına rağmen sanki aynası vardı soyhanın görüyor, ateş ediyor ve vuruyordu.

Anzakda bunun farkındaydı. Göz açtırmıyor, fırsatını bulduğunda yapıştırıyordu mermiyi. Bazen karşıdan öğrendikleri çat pat, yarım yamalak Türkçeyle bağırıyordu Anzak askeri. “Türko, öldi… Mitro öldürdi…” mitro dediği mitralyöz makenile tüfekti.

Üçüncü bölüğün emireri sipere gelirken vurulmuş, dördüncü mangadan bir er tedbirsizce başını kaldırdığı için oracığa yıkılıvermişti. Hatta bölüm yüzbaşısı yaralanmış, artık bu mitralyöz meş’um bir bela olup çıkıvermişti.

Mustafa bu mitralyözden korkmuştu. Bu yüzden olduğu yerden devinmiyor, o koca cüssesini küçültüp siperin içinde oturuyordu. Hoş tüm arkadaşları kendisi gibi oturuyorlardı. Diğerlerinin de kendisinden bir farkı yoktu ya yine de Mustafanın durumu bir başkaydı.

Hiç görmemişti böyle bir tüfeği. Nedir, nasıl olur, nasıl çalışır kafasında bir sürü soru işareti dolanıyordu. Bildiği tek şey fırsatını bulduğu an arkadaşlarını bir bir şehid edecek kadar şen’i bir aletti. Başındaki kullanan Avustralyalı da, kullandığı silah kadar acımasız ve merhametsizdi anlaşılan ki bırakmamıştı onca şehide, verdirdiği onca kayba rağmen.

Bu mel’un mitralyöz huzurumuzu bozuyordu. Huzurumuzla kalmıyor, asabımızı da bozuyordu.

Karavana gelmişti yine. Toplandılar iki büklüm karavananın başına. Bulgur aşı ile yarım tayından oluşan karavanayı yerken Ezineli Hamdi seslendi.

“Ülen şu mitralyözü susturamadık gitti be”

Karşılığını Sivaslı Ali verdi.

“He ya ağam, bu mitralyöz susturulmayacak mı?”

“Nereye susturacan hay gardaşım” dedi Konyalı Veysel, “Nereye susturacan baksana kafanı kaldırdınmı annıyın çatına yapıştırıyor mermiyi”

Ezineli Hamdi yeniden sordu,

“Topluca bir hücuma kalksak”

Mustafa girdi araya,

“Kumandan müdafada kalmamızı istiyor, müdafaa her zaman iyidir”

Herkes günlerdir konuşmayan Mustafaya hayretle baktı. Konyalı Veysel laf attı Mustafaya,

“Vay gardaşım senin dilin varmıyıdı yav. Ööle garanığa büzüştün galdın bülüç gibi. Dimek müdafaa iyidir eylemi. He biz burda müdafaa idelim, o gavır da bizi serçe gibi avlasın dursun. Ülen bi babayiğit çıkmayacak mı şu mitralyözü sustursun.”

Etraftan çıt çıkmıyordu. Mustafa Veyselin yüzüne baktı. Utanmıştı. Korktuğundan, korkusundan, köşeye büzülmesinden, siperin en karanlık yerine saklanmasından utanmıştı. Bütün bunu silmesi lazımdı. Yok yoksam ne köyüne dönebilir, ne el içine çıkabilirdi.

“Eee Mustafa sen ne diyon bu hususta. Bu mitralyöz susmalı değil mi artık?”

Mustafa cevap vermedi. Derin derin düşünüyordu. Şöyle bir etrafına baktı. Etrafında bulunanların en cüsselisi o idi. Konuşmadı bir müddet. Diğerleri de Mustafa konuşmayınca sustular. Sonra başka bir konuda konuşmaya başlayacaklardı ki Mustafa atıldı ortaya.

“Ben susturacam bu mereti. Gidip getirecem”

Konyalı Veysel her zamanki gibi neşeli neşeli güldü.

“Amanın Mustafa gardaşım satmıyorlarmış ha ona göre. İyi bazarlık yapman lazım…”

Mustafa hiç seslenmedi. Tüfeğini aldı, akşamın alacası düşmüş siperin en uç karanlık noktasına gitti. İri cüssesine rağmen bir yılan gibi siperden dışarı kaydı ve sürünerek Kanlı Sırtın derinliklerinde kayboldu.

Mitralyöz ya Mustafayı görmüş, yada karanlığın içinde korkuyu devam ettirmek için rastgele ateş ediyordu. Mutat tarrakaları gecenin karanlığında, derinden derine uzuyor, kısalıyordu.

Uzun bir sessizlik başladı daha sonra ne olduğunu anlayabilmek için herkes nefesini kesmişti. Kimse başını siperden dışarı çıkaramıyordu ama gecenin o delici sessizliğinde kulaklarını öylesine açmışlardı ki en küçük bir tıkırtıyı dahi duymak üzere kalplerinin sesini bile bastırırcasına susuyorlardı adeta.

Birden silah sesleri duyulmaya başladı. Anlamadıkları dilde bağırışmalar takip etti. Sonra düşman mevzilerinden patlamalar duyuldu. Mevzinin çıkışına yığıldı Türk askeri ve hemen elli metre kadar ilerdeki düşman mevzilerine doğrulttukları namluları ile görebildiklerine ateş edebilmek için hazır beklemeye başladılar.

Düşman mevzisi öyle bir karışmıştı ki kimin kime ateş ettiği belli olmuyordu. Anzak askerleri kendi dillerinde bağırıyorlardı. Fakat kızılca kıyamet kopmasına rağmen mitralyözden ses çıkmıyordu. Oysa şimdiye kadar çoktan çalışması, o kendine has tarrakalarını çıkarması, önüne denk gelenleri gök ekini biçer gibi biçmesi lazımdı.

Mevzidekiler bunları düşünürken birden Mustafa omuzunda mitralyöz, bir eliyle de sürüklediği bir anzak askeri ile mevzinin ortasına top mermisi gibi düşüverdi. Yakasından tuttuğu anzağı arkadaşlarının arasına attı.

“Aha” dedi. “Günlerdir canımıza okuyan imansız bu”, sonra omuzundaki tüfeği ortaya koydu. “Bu da onun tüfeği. Mitralyözmüzdür, nedir işte”

Hemen Yüzbaşıya haber verdiler. Yüzbaşı mevzinin dib tarafında bulunan karargah odasından hızlıca çıktı geldi. Korku içinde yerde yatmakta ve atrafına bakmakta olan Anzak askerine baktı, daha sonra yanında uzanmış yatan mitralyöze baktı ve tebessüm ederek Mustafayı kucakladı. “Afferim Mustafa. Allah senden Razı olsun evladım” diyerek tebrik etti.

Hemen anzağı derdest edip kaldırdılar ve diğer esirlerin yanına gönderdiler. Ellerini kollarını bağlayıp bir çuval gibi diğerlerinin yanına attılar. Mustafa mevziye indiği zaman yorulmuş ve nefes nefese kalmıştı. Sırtını mevzinin duvarına verip çömeldi ve cebinden çıkardığı sigarayı dudaklarına götürüp yaktı. Derin bir nefes çekti havaya savurdu. Sonra arkadaşlarının kendisine yönelmiş meraklı bakışlarını gördü. Şaşırdı.

“Ne bre. Ne bakarsınız. Alacak yokmu dediniz. Gittim aldım geldim. Daha ne…”

Herkes gülmeye başladı. Konyalı Veysel atıldı yine.

“Hay gardaşım bazardan garpuz alır gibi alıp gelmişsin gavurcuğu. Böylemi olur yav…  Diyeydin bizde el atardık hiç olmazsa.”

Mustafa yine cevap vermedi. Derinden derine sigarasından bir nefes daha çekerek gözlerini yere indirdi. Cepheye gelirken söz vermişti yavuklusuna. “Feridem dönecem inşallah” diye. Kendisi gibi söz verenlerin de olduğunu biliyordu. Cepheye geleli onlardan kaç tanesi ile konuşmuştu. Onlar için gidip o mitralyözü susturmuştu, o anzağı koyun kuzusu gibi ensesinden tuttuğu gibi kaldırmış, boş çuval gibi sürükleyip getirmişti. Onca düşmanın içinde sıyırıp almıştı işte. Nasıl yaptığını kendisi de bilmiyordu ama Allahın yardımıyla burnu bile kanamadan alıp getirmiş, mitralyözü susturmuştu işte. Dahası ne olsun.

Ertesi gün 27 Alay tüm ağırlığıyla anzakların üzerine saldırdı. Mustafa en önde koşturuyordu, mermi mesafesi bittiği için artık göğüs göğüse süngüleşmeye başlamışlardı. Karşısına çıkan kendisi gibi iri kıyım bir anzağın öne doğru hırsla uzattığı süngüyü, kendi süngüsü ile çelip boşa çıkardı, sonra tüfeğin dipçiği ile çenesine doğru kuvvetli bir vuruş yaptı. Ansak dağılan çenesi ile fırlayıp ileriye düştü ve bir daha kalkamadı. Ardından birine daha, birine daha derken kaç tanesi ile mücadele ettiğini hatırlamıyordu Mustafa.

Birden önce sağ dizinin üzerinde bir yanma hissetti, sağ ayağını atarken boşluğa düşer gibi hissetti ve yürüyemedi. Sonra gösünde, sol omuzunda, karnında yanmalar hissetti. Tam başını çevirip bakacaktı ki karşıdan süngüsünü kendisine doğrultmuş gelen düşmanı gördü. Tüfeğini kaldırmak istedi ama kolları kendisine yar olmamıştı.

İki koluna da mermi saplanmıştı. Son bir gayretle belideki bıçağını çekti zorladı, kendini yere atarken anzağın karnına doğru salladı bıçağı. Vurdumu vuramadımı hatırlamıyordu. Gözleri kararmış, kendinden geçmiş ve olduğu yere yığılmıştı Mustafa.

Taarruz bitip, anzaklar mevzilerden söküldüğünde ortalık duruldu. Bölüğün çoğu şehid olmuştu. Ayakta kalanlarda kan revan içinde zaferin kendilerine ait bölümünde ne olduğunu anlamaya çalışır vaziyette öylece oturuyorlardı buldukları yerde. Nihayet sıhhiyeler geldi, ölüleri ve yaralıları ayırmaya başladılar.

Mustafayı da ölülerin içinde buldular. Üzerine iki anzak askeri kapanmıştı. Mustafanın bir elinde süngü takılı tüfeği, diğer elinde memleketinden getirdiği bağ bıçağı vardı. Süngü takılı tüfek bir anzağın göğsüne saplanmıştı, bıçakta diğerinin karnına, öylece yığılıp kalmışlardı oldukları yere.

Mustafayı aldılar ve şehidlerin arasına götürdüler. Künyesi alındı boynundan, sonra kayıt düşüldü Bölük defterine. Amasyalı Arif Oğlu Mustafa, 28 mermi yarası ile Şehid…

 

Kaynak: yusufduru.com.tr

Paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir